• Font size:
  • Decrease
  • Reset
  • Increase
ende

5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ: “Çocukların %93’ü Kirli Hava Soluyor”

dunya cevre gunu 5haziran KTTB

 

 

5 Haziran 1972 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Stockholm Konferansı’nda ilk kez insan  sağlığı ve çevre arasındaki ilişki üzerinde durulmuş ve bu gün (5 Haziran) Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiştir.

5 Haziran, günümüzde tüm dünyada 100’den fazla ülkede Dünya Çevre Günü olarak kutlanmakta ve her yıl çevre ile ilgili bir tema ele alınmaktadır.

2019 yılı Dünya Çevre Günü´nün teması ise “Hava Kirliliği ile Mücadele” olarak belirlenmiş ve etkinliklere Çin’in ev sahipliği yapması kararlaştırılmıştır.

BM, 2019 Dünya Çevre Günü teması çerçevesinde, hükümetleri, sanayiyi ve bireyleri, yenilenebilir enerji ve yeşil teknolojileri keşfetmek ve dünyadaki şehir ve bölgelerde hava kalitesini iyileştirmek için bir araya getirmeyi hedeflemektedir.

 Hava Kirliliği Gerçekleri:

Günümüzde hava kirliliğinin küresel bir halk sağlığı sorunu acili olduğu şüphe götürmezdir.

Hava kirliliği, hem ev içi gibi kapalı alanlarda hem de açık alanlarda insanların sağlığını olumsuz etkilemektedir.

Günümüzde sanayi tesisleri, otomobiller ve diğer ulaşım araçlarının açığa çıkardığı sağlığa zararlı gazlar, hava kirliliğinin en önemli kaynakları arasındadır.

Kirli hava partikülleri solunum yollarına, akciğerlere ve oradan da kan-dolaşım sistemine girerek insan sağlığına zarar vermektedir. Hava kirliliğine bağlı olarak, kalp hastalıkları, kanser, astım ve diğer solunum yolu hastalıkları gibi rahatsızlıklar görülebilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre artan nüfus, fosil yakıt tüketimi ve temiz yakıt ve teknolojilerinin kullanılmamasına bağlı olarak kirlenen hava nedeniyle günümüzde dünyada her 10 kişiden 9’u kirli hava solumaktadır.

Dünya genelinde her yıl yaklaşık 7 milyon insan - saatte 800, dakikada 13 kişi- hava kirliliğine bağlı hastalıklar nedeni ile beklenenden erken ölmektedir.

DSÖ, hava kirliliğinin yetişkinlerde kalp-dolaşım sistemindeki bozukluklara bağlı ölümlerin dörtte birinin sorumlusu olduğunu açıkladı. Ayrıca örgüt, felç vakalarının yüzde 25’i, akciğer kanseri vakalarının yüzde 30’u ve kronik akciğer rahatsızlıklarının yüzde 43’ünün de hava kirliliğine bağlı olarak ortaya çıktığını açıklamıştır.

En Yüksek Risk Altında Çocuklar:

Dünyadaki tüm çocukların %93’ünden fazlası DSÖ’nün insan sağlığı için güvenli kabul ettiği oranların üzerindeki oranlarda kirlilik içeren hava solumaktadır. Bunun sonucunda dünyada her yıl 600 bin çocuk hava kirliliğine bağlı sebeplerle yaşamını yitirmektedir. Bundan başka kirli havaya maruz kalmak çocukların beyin gelişimini, bilişsel ve motor gelişimi olumsuz etkilemekte ve ileriki yaşamlarında kronik hastalıklara yatkın hale gelmelerine neden olmaktadır.

Hava Kirliliğinin Diğer Etkileri:

Hava kirliliğinin etkilerine bağlı olarak temel tarım ürünlerinin verimliliğinin 2030 yılına kadar %26 azalması beklenmektedir. Bunun ise gıda güvenliği ve besin çeşitliliğinde sorunlara yol açması kaçınılmaz olacaktır.

Hava kirliliği küresel ekonomiye her yıl 5 trilyon USD’a mal olmaktadır.

Ülkemizde Durum:

KKTC’de hava kalitesi ölçümleri 2002 yılından beri Çevre Koruma Dairesi tarafından yapılmaktadır. Yapılan ölçümlerde zaman zaman güvenli limitlerin üzerinde kirlilik oranları saptanmaktadır.

Ülkemizde trafikte artan araç sayısı, kış aylarında fosil yakıtlarla ısınma, özellikle ekonomik sıkıntıların etkileri ile son yıllarda artan odun/kömür sobaları, elektrik santrali bacası, gaminiler gibi bilinen hava kirliliği sebepleri mevcuttur.

Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi kronik akciğer hastalıkları ve akciğer kanseri giderek artan oranlarda görülmekte ve yaşam kayıplarına yol açmaktadır.

Ne yapmalıyız?

Fosil yakıtlar yerine yenilenebilir, yeşil enerji kaynaklarını kullanmalı, karbondioksit ve metan gazı emisyonlarını azaltmak için önlem almalıyız.

Ülkemizde güneş enerjisinden yararlanma oranlarını artırmak için gerekli yasal düzenlemeleri yapmalı ve teşvikleri sağlamalıyız.

Hava kalitesi ölçümlerini düzenli yapmalı, hava kirliliği kaynaklarını tespit ederek gerekli önlemleri almalıyız.

Çevre dostu ulaşım araçlarının kullanımını ve toplu taşıma yöntemlerinin yaygınlaştırılmasını sağlamak için gerekli çalışmaları yapmalı, önlemler almalıyız.

 

Saygılarımızla,

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

 

Dr. Özlem Gürkut                                                                    

      (Başkan)

 

 

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği’nin “31 Mayıs Dünya Sigarasız” Günü Nedeniyle Basın Açıklaması

sigarasiz gunu

 

 

Dünya Sağlık Örgütü tütün ve tütün ürünlerinin insan sağlığına verdiği zararlara dikkat çekmek amacıyla ilk kez 1988 yılının 31 Mayıs gününü Dünya Sigarasız Günü olarak ilan ederek her yıl tespit ettiği bir tema üzerinden ülkelerin küresel düzeyde mücadele etmelerini tavsiye etti. 2019 yılı teması tütün ve akciğer sağlığı üzerinedir.

Yapılan araştırmalar ispatlamıştır ki tütün ve tütün ürünlerinin içinde barındırdığı 4000’den fazla kimyasal maddenin 70’den fazlası kanser yapıcı özelliğe sahip olup, özellikle akciğer kanserine neden olmaktadırlar. Bunun yanı sıra, bu kimyasallar ciddi akciğer hastalıkları arasında yer alan KOAH (kronik obstrüktif akciğer hastalığı), anfizem ve bronşite de neden olmakta; dolayısı ile toplum sağlığını olumsuz yönde önemli ölçüde etkilemektedirler. Kalp damar hastalıkları, ağız kanserleri, diş ve dişeti hastalıklarına da yol açabilen bu kimyasalların etkileri çok yüksek oranda ve tekrarlayan seyri ile kişilerin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemekte, ayrıca sosyal, psikolojik ve ekonomik açıdan da kişileri sarsmaktadır.

Oluşturulan tütün ve tütün ürünlerinden koruma ve denetim yasaları insan sağlığını korumak ,  yaşam kalitesini artırmak üzerinedir. Ülkeler bu mücadeleyi sadece 1 gün değil, geliştirdikleri programlar, tütün mücadele stratejileri ve yürürlüğe koydukları tütün yasalarını tam anlamıyla yaşama geçirebildikleri oranda başarılı olabilmektedirler. Nitekim birinci dünya ülkeleri sınıfındaki gelişmiş ülkelerde başarılı sonuçlar alınmış ve tütün kullanımı önemli ölçüde azalmıştır. Buna mukabil, üçüncü dünya ülkeleri konumundaki az gelişmiş ülkelerde ne yazık ki böyle bir başarıdan söz etmemiz mümkün görünmemektedir.

Ülkemizdeki duruma gelince; Tütün ve Tütün Ürünlerinden Korunma ve Denetim Yasası yürürlüğe girdiği 6 Ekim 2008 tarihten bu yana tüm KKTC genelinde tam anlamıyla uygulanamamış, sadece belli aralıklarla bazı restoran ve eğlence mekanlarının denetlemelerinin yapılması sureti ile geçiştirilmiştir. KTTB olarak defalarca Yasanın pratikte uygulanmasındaki engellerin giderilmesine yönelik önerilerimizi gündeme getirmemize rağmen yasa bir türlü revize edilememiştir. Hala hastanelerimizde, kamu kurum ve kuruluşlarında iç mekanlarda pervasızca sigara tüketilmekte olup, baş hekim, baş hekim yardımcıları, servis şefleri veya daire amirlerinin sigara tüketimini engelleme yönünde yasal olarak yetkileri bulunmadığından gerekli önlemlerin alınması mümkün olamamaktadır. Tütün kullanımını caydırmak ve engellemek için gerekli olan yasal mevzuattaki gerekli değişiklikler defalarca belirtmemize rağmen hala daha yapılmamıştır.

Son olarak yeni oluşturulan ikili koalisyon hükümetinden KTTB olarak talebimiz, Tütün ve Tütün Ürünlerinden Korunma ve Denetim Yasası’nı paydaş kurum ve kuruluşlarından destek alacak veya yetki paylaşımına olanak sağlayacak şekilde gerekli yasal düzenlemeler çerçevesinde ivedilikle revize etmesidir. En önce sağlık kurum ve kuruluşlarından başlayarak idari konumdaki görevliler yetkilendirilmeli, iç mekanlarda sigara kullanımı engellenmeli, denetimlerin daha etkin ve tüm KKTC genelinde gerçekleştirilmesi için gerekli idari alt yapı oluşturulmalı ve eksiklikler giderilmelidir.

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği bu konuda yapılacak çalışmalara destek vermeye her zaman hazırdır.

 

Saygılarımızla,

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

 

  Dt. Ayşe Günbay

         (Üye )

 

Terörü, Savaşı ve Her Türlü Şiddeti Kınıyoruz

Teror Kinama KTTB

 

 

Bir kişiyi öldüren, tüm insanlığı öldürmüş gibidir. Bir insanı yaşatan, tüm insanlığı yaşatmış gibidir.

Son günlerde Yeni Zelanda’da ve Hollanda’da gerçekleşen terör saldırılarında 53 masum insan ölmüş ve bir o kadar insan da yaralanmıştır. Bu olaylar Kıbrıs Türk hekimlerini ve ülkemiz insanlarını derinden yaralamış ve üzmüştür.

Meslek örgütümüz Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği ve mesleği yaşam kurtarmak, acıları dindirmek olan biz hekimler, her zaman, her türlü şiddetin, terörün ve savaşın karşısında olduk ve insanların yaşam hakkını savunduk.

Irk, dil, din, milliyet ve inancı ne olursa olsun herkes eşit haklara sahiptir ve özgürce yaşama hakkı vardır. Böylesi saldırılarla insan hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasına asla izin verilmemelidir. Dünyadaki tüm toplumların barış içinde, insan hak ve özgürlüklerine saygı içinde yaşaması için yeryüzündeki her bireye sorumluluk düşmektedir.

Yaşanan terör saldırılarını kınarken yaşamını yitirenlere rahmet, yakınlarına sabır ve yaralılara acil şifalar diler, bu tür saldırıların bir daha yaşanmamasını dileriz.

 

Dr. Sonuç Büyük

Eğitim ve Dış İlişkiler Sorumlusu

 

 

'Kadın Sağlığı ve Doğurganlık Hakları'

kttb logo

 

 

Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü’nün klasik tanımı ile bireyin hastalık ya da sakatlığının olmaması değil, bedensel, ruhsal sosyal açıdan tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımla, bireyi ve toplumları sağlık açısından değerlendirmek, tam iyilik halini ölçmek oldukça güçtür. Bu noktada sağlığı belirlemede genellikle morbidite (hastalık) ve mortalite (ölüm), fertilite (doğurganlık) ile ilgili ölçütler kullanılmaktadır. Yaş gruplarına ve cinsiyete göre karşılaştırma yapıldığında toplumda her bireyin hastalanma potansiyelinin, riskinin eşit olmadığı görülmektedir.

Bu bağlamda kadınların sağlığını ele alacak olursak, dünya nüfusunun (7,7 milyar) yarısını kadınlar ve kız çocukları oluşturmaktadır. Pek çok araştırma kadınların erkeklere göre daha uzun yaşadıklarını ancak yaşam kalitelerinin daha düşük olduğunu, daha fazla hastalık yaşadıklarını göstermektedir.

Anne ölümlerinin hemen hemen tamamı önlenebilir ölümlerdir. Anne ölümlerinin önemli bir kısmı doğumdan hemen önce, doğum sırasında veya doğumdan sonra, doğumla ilişkili kanama ve eklampsiden dolayı meydana gelmektedir. Bu nedenle gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemde sunulacak hizmetlerle bu ölümlerin önlenmesi mümkündür.

Kuzey Kıbrıs’ta durum nedir?

Kadının doğurganlık hakları ve sağlığı ile ilgili olarak ülkemizdeki duruma bakacak olursak; cinsel eğitim konusunda devletin hiçbir rol üstlenmediği, doğum kontrol yöntemlerinin öğretilmediği ve doğum kontrol araçlarının (rahim içi araç: spiral, doğum kontrol hapları, prezervatif gibi) devlet tarafından sağlanmadığı görülmektedir.  Planlanan ve istenen gebeliklerde de gebe kadınların genetik taramalarının ve takiplerinin, aşılarının ücretsiz olarak yapılmadığı, yeni doğan bebeklerin tarama testlerinin (topuk testi) ücretsiz olarak yapılmadığı, çocukluk aşılarının sürekli, düzenli ve ücretsiz olarak sağlanmadığı görülmektedir. Çalışan kadınların gebelikleri sırasında yaşadıkları sağlık problemlerinde kullanacakları raporların ve annelerin emzirme izinlerinin düzenlenmesi, anne ve babaların bebeğin bakımı için ihtiyaçları olan yasal işten ayrılma sürelerinin geliştirilmesi ve çağdaş düzeye getirilmesi gerekmektedir. Çünkü ülkemizde çocuk bakımı amacı ile çalışmasına ara veren kişilerin kariyer ilerlemesinde kesintiye uğradığı, hak kaybı yaşadığı hatta işini kaybettiği görülmektedir.

Ülkemizde son dönemde kadın sağlığı ve hakkı olarak tartışılan küretajın yasal üst sınırı ile ilgili olarak, Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği, tıbbi verilere dayandırdığı görüşünü bildirmiştir. Ancak, konu ile ilgili tartışmaların devam etmesi nedeni ile topluma yönelik olarak bu açıklamayı yapmaya ihtiyaç duymuştur.

Kürtaj veya daha doğru tabiriyle "küretaj", genel anlamda rahim içinde istenmeyen bir gebeliğin tahliyesi anlamına gelmektedir.Tıbbi literatürde gebelik terminasyonu, gebelik sonlandırılması veya dilatasyon-küretaj ( D&C ) olarak da geçer. Ancak "kürtaj hiçbir zaman bir aile planlaması yöntemi değildir".

İstenmeyen gebelikleri önleyebilmek için öncelikle modern aile planlaması yöntemleri etkin bir şekilde uygulanmalı ve her şeye rağmen istenmeyen bir gebelik ortaya çıkmışsa son çare olarak küretaja başvurulmalıdır. Küretaj gebelik sonlandırılması için yapılabileceği gibi tanısal amaçlı veya düşük yapan kişilerde rahim içinde eğer bebeğe ait parçalar kaldıysa, yani gebeliğe bağlı rahim içi materyal tam olarak atılamadıysa, bunları temizlemek için de yapılabilir.

Küretajda ülkemizdeki yasal boyut nedir?

Gebelik tahliyesi amacıyla yapılan kürtajlarda (legal yolla küretaj) yasal sınır ülkemiz için "son adet tarihinden itibaren 10 hafta" ile sınırlıdır. Son adet tarihi, son adetin ilk (başlangıç) günüdür.

Gebelik, bu gebelik haftasının daha üstünde ise anne ve babanın rızası olsa bile yasal olarak küretaj uygulanamaz.

Ancak gebeliğin devam etmesi anne için hayati bir tehlike oluşturuyorsa, örneğin annede şiddetli bir kalp, böbrek, karaciğer hastalığı, astım veya hipertansiyon gibi bir durum varsa veya gebelik için zararlı olabilecek ilaçlar kullanmak zorunda ise "anne hayatı düşünülerek" gebelik haftasına bakılmaksızın gebelik sonlandırılabilir. Bunun için gerekçeli raporlar doğrultusunda yasal prosedürün tamamlanması gereklidir.

Gebeliği tıbbi olarak 3 dönme (trimester) ayırmak mümkündür. Mevcut bilimsel veriler doğrultusunda ilk trimester olarak kabul edilen 12. gebelik haftasına kadar olacak gebelik tahliyelerinde (küretaj) oluşabilecek cerrahi komplikasyon (istenmeyen sonuçlar) ihtimali oldukça düşüktür. Ancak tıbbi gereklilik halleri haricinde, yapılacak büyük gebelik tahliyelerinde oluşabilecek komplikasyon oranları belirgin olarak arttığından KTTB olarak tıbbi gerekçeler ile küretaj süresinin yasal üst sınırının en fazla 1. trimesterin yani 12. gebelik haftasının sonu olarak sınırlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Küretajın bir aile planlaması metodu olamayacağı tüm tıp literatüründe yer almakta olup, esas amaç istenmeyen gebeliklerin oluşmadan engellenebilmesi olmalıdır. Bu amaçla ülkemizde öncellikle tartışılması gereken daha önemli ve temel konular olduğu kanaatindeyiz. Bu konular başlıca; anne güvenliği, aile planlaması, cinsel eğitim, gebelikte aşılama, gebelikte ve sonrasında beslenme, gebelikte komplikasyon izlenimi, gebelikte enfeksiyonların taranması, emzirme eğitimi, yeni doğanda topuk testi ve gebelik planlanması gibi konulardır.

Ülkemizde kadın sağlığının temel unsurları DSÖ kriterlerini yakalamamışken, konunun küretajın yasal süresinin artırılması tartışmaları ile sınırlı kalmasını üzülerek izlemekteyiz. Ülkemizde kadının doğurma hakları oluşturulmamış, çalışma yasalarında anne babanın çocukları ile ilgili sorumlulukları tam anlamı ile üstlenebilecekleri olanakları sağlamaya yönelik düzenlemeler yapılmamıştır.

Küretaj yasal süresinin Ceza Yasasında düzenlenmesinin yanı sıra, kadın sağlığı ve kadının doğurganlık haklarını düzenleyecek bir yasa çalışmasının da ivedilikle ele alınması gerektiğini düşünmekteyiz.

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

 

                                                        

Dr. Özlem Gürkut                                                                Dr. Emre Y. Vudalı

 

 (Başkan)                                                       (Koruyucu Hekimlik ve Halk Sağlığı Sorumlusu)

21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü

Down Sendromu KTTB

 

Birleşmiş Milletler’ in 10 Kasım 2011 tarihli  kararı ile 21 Mart tarihini resmi Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü olarak tanımasının ardından dünya genelinde 21 Mart’ta toplumda Down sendromu konusunda farkındalık yaratmak için çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

21 Mart tarihinin seçilmesinin ise ayrı bir sebebi var:  Down sendromlu bireylerin 21. kromozomlarının 2 tane yerine 3 tane olması takvimlerde 21 ve 3 rakamını özel kılıyor. Bu yüzden Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü, 21 Mart’ta kutlanıyor. Dünya genelinde 6 milyon insan bu genetik farklılığı taşıyor.

En basit tanımıyla Down sendromu, insan vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. İnsan vücudunda bulunan kromozomların 23 tanesi anneden, 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır. Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 yerine 47 olmaktadır.

Down sendromu, aynı zamanda trizomi 21 olarak da bilinmektedir.  Down sendromu, ilk olarak 1866 yılında Langdon Down tarafından “mongolien gerilik” olarak tanımlanmış, kromozomal temeli olduğu ise 1959 yılında Lejeune ve arkadaşları tarafından resmi kayıtlara girmiştir.

Down sendromunda gebelik öncesi ya da sonrası maruz kalınan çevresel faktörler değil, yumurta veya sperm oluşumu sırasında kromozomların ayrılmasındaki hata sonucu ilave 21 numaralı kromozoma sahip yumurta veya sperm oluşması söz konusudur. Down sendromunun hamilelikte tesbiti mümkündür ve gebeliğin 14-16 haftalarında anne rahmindeki bebeğin aminiyotik sıvısıdan alınan örneğin analizi ile tespit edilebilmektedir.

Down sendromu tanısı konmuş bir çocukta bir kromozom bozukluğu söz konusu olduğundan öncelik olarak çocuğun gelişim özelliklerini gözlemlemek ve sosyal desteklerini geliştirmek gerekmektedir. Sosyal gelişme, toplumsal beklentilere uygunluk gösteren kazanılmış davranış yeteneği olup geniş anlamda çocuğun doğumu ile başlayan evreyi dar anlamda da günlük davranış gelişimini kapsar.  Down sendromu tanısı konulmuş bireylerin de gelişimsel yetersizliğine bağlı olarak birçok alanda destek gereksinimi bulunmaktadır.

Down sendromu;  trizomi 21, translokasyon ve mozaik olarak 3’e ayrılmaktadır. En sık görülen sendrom ise trizomi 21’dir. 

Down sendromunu iyileştirecek ya da etkilerini yok edecek hiçbir tedavi şekli yoktur, tek çare eğitimdir.

Down sendromlu çocuğa, yakınları ve özel eğitim merkezleri tarafından destek verilmelidir. Ailelere de özel eğitim merkezleri tarafından bilgilendirme yapılmalıdır. Down sendromlu bireylere ve ailelere sağlanması gereken destek hizmetinde rehber öğretmenlere de görev düşmektedir. Down sendromlu kişilerde  başka sağlık sorunları da sık görülmektedir. Bu konuda sağlık kuruluşlarından destek alınabilir. Down sendromlu çocuğa sosyal desteğin artırılması için çalışmalar yapılmalı, topluma kazandırmak için sosyal beceriler kazandırmalı, kişisel bakım becerileri geliştirilmelidir. Down sendromlu kişilere ne kadar bilinçli yaklaşılırsa Down sendromunun etkileri de o kadar aza indirileceğinden bu konuda ülkemizde bilinçli ve planlı çalışmalara ağırlık verilmelidir. Toplumun ve etkilenen bireylerin yakınlarının bilinçlendirilmesi amacıyla eğitim çalışmaları devlet, eğitim kurumları, sivil toplum örgütleri, medya iş birliği ile artırılmalı ve özel eğitim merkezleri ihtiyaçlara uygun niteliklere ve sayıya ulaştırılmalıdır.

Saygılarımızla,

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

Dt. Halil Bakkaloğlu

(As Başkan)

 

 

Sağlıklı Yaşlanma İçin İşbirliği Gereklidir

Yaslilar Haftasi KTTB

 

 

Gelişmiş dünyada doğum oranlarındaki düşüşe eşlik eden teknolojik gelişmelerle desteklenen sağlık hizmetlerinin etkili kullanımı, bilinçli beslenme ve hareketli yaşam tarzı,  ortalama yaşam beklentisinde uzamaya ve yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payının artmasına neden olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı son veriler oldukça dikkat çekicidir:  Bugün tüm dünyada  80 yaş üzerindeki kişilerin sayısı 125 milyon olarak belirlenirken, 60 yaş ve üzeri popülasyonun 2015’te 900 milyon (%12)  kişi olduğu ve 2050 yılında 2 milyara (%22)  ulaşmasının beklendiği açıklandı.  İlk başlarda nüfusun yaşlanması Japonya gibi yüksek gelirli ülkelerde yaşanırken, son zamanlarda artık orta ve düşük gelirli ülkelerin de benzer yaş yapısına gelmekte olduğu görülüyor.

Nüfus yaşlanırken, biyolojik yaşlanmanın sonucu olarak hücresel ve moleküler hasar artıyor, beraberinde fiziksel ve mental kapasitede azalmayı, kronik hastalık sayısındaki ve çeşitliliğindeki artmayı da getiriyor. Tabi ki bu değişiklikler herkes için aynı yaş aralığında olmayabiliyor. Biyolojik değişikliklerin ötesinde yaşlanmak;  emeklilik, farklı bir eve taşınmak, yakınların, arkadaşların veya eşin kaybıyla ilişkili olarak da daha erken veya geç olabiliyor.

Aslında uzayan ömür yaşlılar, aileleri ve tüm toplum için,  birçok dezavantajın yanında bazı fırsatları da beraberinde getiriyor. Eğitimde çok daha derin araştırmalara girmek, uzun soluklu çalışmalara girmeye cesaret edebilmek ve yaşlanan kişilerin tecrübelerinden faydalanmak gibi. Tabi ki tüm bunların olabilmesi bireylerin sağlık durumlarının iyi ve sistematik bir şekilde korunabildiği ve onları destekleyici çevresel koşulların sağlanabildiği ülkelerde mümkün olabiliyor.

Yaşlılık ve yaşlı sağlığı konularında farkındalık oluşturmak ve dikkat çekmek amacıyla 18-24 Mart Yaşlılar Haftası olarak anılmakta ve bu tarihlerde konuyla ilgili çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Ülkemizde de yaşlanan nüfusun toplumsal yaşama aktif katılımını, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara sahip ve kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmesini sağlamak için kişilere, kurumlara ve devlete düşen görevler vardır. 

Süreç daha çocukluk yıllarında başlamaktadır.  Sağlıklı yaşlanabilmek için sağlıklı ve bilinçli bir çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemi geçirmiş olmanın önemi çok büyüktür. Kişilerin toplum içinde aktif ve üretken olabildiği toplumlarda yaşlanma paterni de öyle olmayanlara göre farklılık gösteriyor.  Sağlıklı yaşam ve yaşlanma planlaması yaparken; kişilerin dengeli beslenmeleri, düzenli egzersiz yapmaları, tütün ürünü tüketmemeleri gibi konularda destek programları oluşturulmalıdır. Bunların yanı sıra sistematik sağlık kontrolleri yapılabilmesi için hizmete ulaşımın kolaylaştırılması için oluşturulacak geriatri poliklinikleri, evde bakım hizmetleri ve ileri destek gereken durumlarda yaşlı bakım evlerinin sayısının artırılması da devletin programına alınmalıdır. Yaşlanan bireylerin sosyal hayattan kopmalarının engellenmesi için sosyalleşebilecekleri tesisler ve bu gibi yerlere ulaşabilmeleri için çevre düzenlemeleri ve ulaşım araçları sağlamak da gereklidir. Var olan becerilerini sürdürebilmeleri, aktif hayatın ve üretimin içinde yer alabilmeleri için yaşlanan kişileri yönlendirmek ve ortam sağlamak hem yerel hem de genel yönetimlerin görevi olmalıdır.

Dünya Sağlık Örgütü geniş kapsamlı bir proje olan  “Sağlıklı Yaşlanma için Global Strateji ve Hareket Planı “  üzerinde çalışmalarına devam ederken belirlediği öncelikli 5 başlık ise şu şekildedir:

1: İnsanlara sağlıklı yaşlanma taahhüdü verilmesi için gerekenlerin yapılması

2: Yaşlıların ihtiyaçlarının belirlenmiş olduğu bir sağlık sistemi kurulması

3: Uzun dönem bakım verilmesi için sistemler geliştirilmesi

4: Yaşlanma dostu çevresel düzenlemelerin geliştirilmesi 

5: Yaşlanma ile ilgili verilerin ölçüm ve monitorizasyonunun iyileştirilmesi.

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği olarak toplumumuzun tüm bireylerinin olduğu gibi yaşlı bireylerimizin de bedensel ve ruhsal açıdan tam bir sağlık ve iyilik hali içinde olması gerektiğine inanmaktayız.  Bu amaçla ve ülkemizi çağdaş, güvenli, mutlu bir yaşam alanına dönüştürmek için devletin, yerel yönetimlerin, kurumların, sivil toplum örgütlerinin ve üniversitelerimizin iş birliği içinde çalışması gerekli ve önemlidir.

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

 

Dr. Elşen Mülazimoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi ve Kronik Hastalıklar

Çalışma Grubu Sorumlusu

 

 

Tuz Farkındalık Haftası Basın Açıklaması

Tuz KTTB

 

 

 

Sofra tuzu, sodyum (Na) ve klorürden (Cl) oluşur.  Sodyum, tuzun içeriğinde bulunan ve yaşam için elzem olan bir mineraldir.Tuz ile aldığımız sodyum, vücudumuzdaki birçok süreçte görev almaktadır. Her 1 gram sofra tuzu tükettiğimizde 393 mg sodyum almış oluruz. Sodyum klorür yani sofra tuzu, deniz, göl veya kaya gibi farklı kaynaklardan elde edilebilmektedir. Tüketilen tuz türü ve kaynağı farklı olsa da alınan sodyum benzerdir.

Fizyolojik görevlerine ek olarak tuz,bir lezzet bileşenidir. Tuz ayrıca, salça, peynir, yağlar, turşu gibi besinlerin işlenmesi ve saklanmasında da yoğun olarak kullanılmaktadır. Ayrıca günlük tükettiğimiz et-tavuk, süt ve süt ürünleri gibi proteinden zengin, hayvansal kaynaklı yiyeceklerde, maden suyu gibi içeceklerin yapısında da sodyum doğal olarak bulunur.

Günlük tuz tüketiminin %56’sından yiyeceklerdeki ve içeceklerdeki tuz, %32’sinden ekmek tuzu, %12’sinden ise sofra tuzu  sorumludur. Yiyeceklerden aldiğımız tuzun 3/4’ünü yemeklere eklenen tuz oluştururken geriye kalan kısmını ise zeytin, peynir, turşu gibi salamura yiyecekler, tuzlu kuruyemişler, bisküvi-kraker, monosodyumglutamat (MSG) içeren yiyecekler, tuzlu baharatlar, tarhana, salça, soslar ile besinlerin yapısında doğal olarak bulunan sodyum oluşturmaktadır.

Sağlıklı bir yetişkin metabolik işlevlerini sürdürebilmek için günde 1.5 gram sodyum, yani 3-4 gram kadar tuza ihtiyaç duyar. Dünya Sağlık Örgütü günlük toplam tuz tüketiminin, 5-6 grama denk gelen 1 çay kaşığı (küçük) tuzu aşmamasını önermektedir. Günlük tuz tüketimi İngiltere’de 9 gram, ABD’de 10 gram, Japonya’da 12 gram, Çin’de 13 gram, Türkiye de 15 gram olarak bildirilmiştir. Ülkemizde bu konuyla ilgili henüz bir çalışma yapılmamıştır.

Aşırı tuz tüketimi toplum sağlığını tehdit eder ve kronik hastalık riskini arttırır. Yüksek sodyum alımı yüksek kan basıncına yol açar. Yüksek kan basıncı ise ölüm ve hastalık yükünün en önemli nedeni olan kalp, beyin ve böbrek hastalıklarının önde gelen risk etmenidir. Kan basıncının düzenlenmesinde, sodyum alımı ile doğrudan ilişkili olan tuz tüketimi konusundaki farkındalığın önemi büyüktür. Dünya Sağlık Örgütü hipertansiyonu 21inci yüzyılın en büyük hastalık ve ölüm yükü nedeni olarak belirlemiş ve hastalık için ‘Sessiz Katil’ tanimini kullanmıştır. Dolayısıyla aşırı tuz tüketimi ile doğrudan ilişkili olan hipertansiyon en önemli önlenebilir ölüm nedenlerinden biridir.

Her yıl Mart ayında gerçekleştirilen Tuz Farkındalık Haftası etkinlikleri ile tuz tüketiminin azaltılmasına yönelik farkındalık çalışmaları yürütülmektedir. Aşırı tuz tüketiminin ve yol açtığı sağlık sorunlarının önüne geçilmesine yönelik yasal düzenlemeler ve devlet politikalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Örneğin ekmekteki, peynir ve hellimdeki tuzun azaltılması ve benzeri durumlar için yapılacak yasal düzenlemeler önem arzetmektedir. Bunun yanında bireysel anlamda farkındalığın oluşması ve beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi de aşırı tuz tüketiminın azaltılmasında önemli bir etkendir. Tuz tüketimini azaltmak için:

 

-          Tuzluğu masadan kaldırın.

-          Tadına bakmadan yemeklere tuz eklemeyin. Mümkünse hiç tuz eklemeyin.

-          Tencereye eklediğiniz tuzu azaltın.

-          Az tuzlu ve lezzetli yemekler için tuz içermeyen doğal baharatlardan faydalanın. Baharat karışımlarının tuz içermemesine dikkat edin

-          Potasyum içeriği yüksek sebze ve meyveleri her gün tüketin. Potasyum alımının arttırılması, böbreklerden sodyumun geri emilimini azaltarak, kan basıncı kontrolünü sağlamasına yardımcı olur.

-          Yüksek tuz içerebilen salça, turşu, salamura yiyecekler, zeytin, peynir, tuzlu baharat karışımları ve çeşitli sosların tüketiminden kaçının.

-          Ekmeğin de günlük tuz alımınıza önemli oranda katkı verebileceğini unutmayın. Azaltın.

-          Besin etiketlerini okuyarak tuz içeriklerinin farkında olun.

-          Fazla tuz tüketmekten kaçının, aktif yaşayın ve sizin için uygun olan vücut ağırlığınızı koruyun.

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

 

Doç Dr. Düriye Deren Oygar

      (Genel Sekreter)

 

 

Website Security Test